Birinci Bölüm:
Mimarlık ve mühendislik disiplinlerinin modern toplumdaki konumunu teknik bir uzmanlık alanı olmaktan ziyade siyasal ve ideolojik bir pratik olarak ele almak gerekiyor . Mekân üretimi, altyapı planlaması ve teknik tasarım süreçlerinin toplumsal adalet, iktidar ilişkileri ve sınıfsal yapı üzerinde belirleyici etkileri göz önünde bulundurularak, teknik rasyonalitenin tarafsızlık iddiası sorgulanmakta; mimar ve mühendislerin etik–siyasal sorumluluklarının kapsamı tartışılmaktadır.
Yirminci yüzyılın hakim paradigma anlayışı, mimarlık ve mühendisliği “bilimsel doğruların uygulama alanı” olarak konumlandırmış; teknik rasyonaliteyi toplumsal ve siyasal süreçlerden özerkleştirme iddiasını taşımıştır.
Teknik bilgi çoğu zaman nesnel, rasyonel ve apolitik olarak sunulur. Oysa karar verme süreçlerinin her aşamasında ideolojik bir çerçeve kendini gösterir:
Bir köprünün nereden geçeceği,
Bir yerleşkenin hangi grupları dışarıda bırakacağı,
Bir kentsel dönüşüm projesinin kimleri mülksüzleştireceği,
Deprem riski altındaki alanlarda yatırımın nasıl yönlendirileceği
gibi kararlar teknik değil, doğrudan siyasal kararlardır.
Mekân, Lefebvre’nin ifadesiyle “toplumsal ilişkilerin hem ürünü hem de üreticisidir.” Dolayısıyla mekânsal planlama, sadece fiziksel ortamın düzenlenmesi değil, aynı zamanda sınıfsal, kültürel ve ekonomik ilişkilerin yeniden dağıtımı anlamına gelir.
Bu çerçevede kent, toplumsal kaynakların dağıtıldığı ve eşitsizliklerin bedenselleştiği bir uzam olarak düşünülmelidir. Barınma krizleri, altyapı eşitsizlikleri, afet riskleri veya çevresel tahribat gibi sorunlar neoliberal politikaların mekânsal yansımaları olarak okunabilir.
Mimar ve mühendislerin bu bağlamdaki sorumluluğu, söz konusu eşitsizliklerin üretimine katkıda bulunan pasif teknisyenler olmaktan çıkarak, kentsel adaletin savunucuları hâline gelmelerini gerektirir.
1980’lerden itibaren hız kazanan neoliberal yeniden yapılanma, teknik mesleklerin piyasa temelli bir çerçeveye hapsolmasına yol açmıştır. Kentsel projeler, toplumsal yarardan çok sermaye birikim rejimlerinin taleplerine göre şekillenmiş; mimarlık ve mühendislik “piyasa aktörlüğü”ne indirgenmiştir.
Daha açık bir İfadeyle;kentsel dönüşüm projeleri yoluyla mülksüzleştirme,
mega projeler aracılığıyla kamusal kaynakların yeniden tahsisi,
doğa alanlarının teknik raporlar eşliğinde metalaştırılması,
deprem gibi afet risklerinin politik çıkarlarla görmezden gelinmesi
gibi pratikler teknik disiplinleri doğrudan siyasal tartışmaların öznesi hâline getirmiştir.
Bu nedenle teknik uzmanlık, kendi içinde masum bir bilgi türü değil; siyasal iktidarla belirli çıkar ilişkileri içinde işleyen bir mekanizma olarak değerlendirilmelidir.
Mimar ve mühendislerin etik sorumluluğu, sadece yönetmeliklere uymaktan ibaret görülemez. Aksine, teknik bilginin toplumsal etkilerini gözeten “eleştirel profesyonellik” ilkesi benimsenmelidir.
Bu ilke üç temel bileşen içerir:
Toplumsal hesap verebilirlik: Yani Üretilen her yapının toplumsal etkilerini görünür kılmak.
Demokratik katılım: Yani tasarım ve planlama süreçlerine yerel halkın, dezavantajlı grupların ve bağımsız uzmanların dahil edilmesini savunmak.
Muhalif duruş: Yani toplumsal zarara yol açan projelerde teknik rolü reddetebilme siyasal cesaretini göstermek.
Etik burada salt normatif bir yönlendirme değil; Foucault’nun deyimiyle bir direniş biçimi, yani teknik iktidar yapılarını sorgulama pratiğidir.
Mekân üretimi, toplumsal düzenin hem altyapısını hem de ideolojik çerçevesini belirlediğinden, mimar ve mühendislerin aldıkları her karar doğrudan siyasal sonuçlar doğurur.
Dolayısıyla çağımızın ihtiyacı, teknik bilgiye sahip fakat siyasal körlük içinde hareket eden profesyoneller değil; teknik uzmanlığı toplumsal eşitlik, adalet ve demokratik katılım ilkeleriyle harmanlayan yeni bir mesleki yurttaşlık anlayışıdır.
Bu anlayış, yalnızca kentlerin fiziksel formunu değil, toplumun geleceğini de dönüştürme kapasitesine sahiptir.
